Makaleler

Asa, Korku ve İnisiyatif: Süleyman Kıssasından Kürt Siyasetine

Süleyman kıssası, herkesin bir şekilde duymuş olduğu bir kıssanın ötesinde; gücün kaynağına dair en sarsıcı sorulardan birini sorar: İtaat gerçekten yaşayan bir otoriteye mi dayanır, yoksa zihinlerde donmuş bir korkuya mı?

Kur’ân’da Süleyman kıssasında anlatılan sahne çarpıcıdır. Süleyman ölmüştür; fakat asasını kemiren küçük bir canlı gerçeği ortaya çıkarana kadar, cinler onun hâlâ hayatta olduğunu sanarak emirlerine itaat etmeyi sürdürür. Buradaki trajedi, Süleyman’ın ölümü değil, ölümden sonra da devam eden itaattir. Cinler özgür iradelerini kaybettikleri için değil, özgür olduklarını unuttukları için boyun eğmişlerdir. Gücün kendisi değil, güce dair zihinlerde kurulan imge hüküm sürmektedir.

Bu sahne, teolojik olduğu kadar siyasal bir alegoridir. Çünkü tarih boyunca pek çok örgüt, hareket ve yapı, fiilen ya da sembolik olarak ölmüş liderlerin gölgesinde yaşamaya devam etmiştir. Lider yoktur; ama sesi kalmıştır. Emir yoktur; ama korkusu sürmektedir. İtaat artık dışsal bir zorunluluk değil, içselleştirilmiş bir refleks hâline gelmiştir. Böyle anlarda örgüt mensupları, tıpkı Süleyman’ın cinleri gibi, artık olmayan bir otoritenin hâlâ var olduğuna inanarak hareket eder.

Buradaki kilit mesele şudur: Örgüt liderinin ölümü, özgürleşmenin otomatik olarak başlaması anlamına gelmez. Özgürleşme, ancak “asa”nın kırılmasıyla mümkündür. Asa; liderin bedeni değil, onun temsil ettiği mutlaklık fikridir. Karar verilemezlik, sorgulayamama, alternatif düşünememe hâlidir. Cinler ancak asanın içten içe çürüdüğünü ve otoritenin fiilen çöktüğünü gördüklerinde, ilk kez kendi akıllarıyla karar alma imkânına kavuşurlar. Yani özgürlük, ölüm anında değil, hakikatin fark edildiği anda başlar.

Dolayısıyla bu kıssa siyasal açıdan şunu söyler: Bir örgütün asıl lideri, çoğu zaman yaşayan kişi değil; onun ardında bıraktığı dogmadır. Lider öldüğünde beden gider, fakat dogma kalırsa itaat sürer. Gerçek kopuş, liderin kutsallığının, yanılmazlığının ve vazgeçilmezliğinin çözülmesiyle yaşanır. Aksi hâlde örgüt, liderin yokluğunu bile onun adına konuşarak doldurur. Böylece karar alma yetkisi tabana inmez; sadece görünmezleşir.

Teolojik olarak bakıldığında ise bu kıssa, insanın en temel sınavına işaret eder: Sorumluluk devri. Cinler, Süleyman hayattayken mazerete sahiptir: “Emir aldık.” Ölümden sonra ise mazeret çöker. Artık itaat, kader değil tercihtir. Aynı şekilde, bir örgüt lideri öldüğünde ya da etkisizleştiğinde, mensuplar için de bir eşik oluşur. O andan sonra yapılan her tercih, “emir” değil, kişisel sorumluluk taşır. İşte bu yüzden özgürleşme ürkütücüdür; çünkü insanı ilk kez kendi kararlarının faili hâline getirir.

Sonuçta Süleyman kıssası bize şunu öğretir: En uzun süren esaretler, zincirlerle değil, inançlarla kurulur. Liderin ölümü bir son değildir; sadece bir imkândır. O imkânın özgürlüğe dönüşmesi için, asayı kemiren o sessiz fark ediş gerekir: “Biz, sandığımızdan çok daha uzun süredir yalnızdık.” O an geldiğinde, korku çözülür, itaat dağılır ve karar ilk kez gerçekten özgür olur.

Bu alegoriyi bugünün Kürt siyasetine taşıdığımızda, acı ama kaçınılmaz bir hakikatle karşılaşırız: Abdullah Öcalan, siyasal olarak artık belirleyici bir özne değildir. Fiziksel varlığından bağımsız olarak, siyaset üretme, yön tayin etme ve tarihsel koşullara cevap verme kapasitesi fiilen sona ermiştir. Buna rağmen Kürt siyasal alanının önemli bir bölümü hâlâ onun adı etrafında donmuş bir zamanın içinde hareket etmektedir. Bu durum, Süleyman kıssasındaki cinlerin hâlini hatırlatır: Lider artık “yoktur”, fakat onun hâlâ “var olduğuna inanılan” otoritesi karar alma süreçlerini felç etmektedir. Burada sorun Öcalan’ın varlığı ya da yokluğu değil; onun siyaseten aşılmış olduğunun kabul edilememesidir. Kabul geciktikçe, siyaset de gecikmekte, Kürt toplumu gerçek zamanın dışında tutulmaktadır.

Tam da bu noktada Kürtler için tarihsel bir sorumluluk doğar: inisiyatif almak. İnisiyatif, ihaneti değil; erginliği ifade eder. Bir halkın kendi geleceğini, artık sembolik bir merkezden beklemeden, çoğul akıl ve ortak iradeyle kurabilme cesaretidir. Öcalan’ın siyasal olarak “ölmüş” olduğunu kabul etmek, geçmişi inkâr etmek değildir; geçmişin bugünü rehin almasına son vermektir. Kürtler için özgürleşme anı, bir liderin konuşmasını bekledikleri an değil; konuşmadığı hâlde de “düşünebildiklerini, inisiyatif alabildiklerini”fark ettikleri andır. Asa çoktan çürümüştür. Şimdi mesele, onu ayakta tutan korkuyu bırakıp, kararın ağırlığını üstlenebilecek siyasal olgunluğa geçebilmektir. Bu geçiş ertelendikçe, esaret sürer; cesaret edildiğinde ise tarih yeniden açılır.

(KAYNAK)

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu