Connect with us

Makaleler

Türkiye’nin Temkin Politikası

Türkiye ile Ukrayna arasında bir ayı aşkın bir süredir devam eden savaşta arabuluculuk çabalarını artıran Ankara ve son dönemdeki hamleleri ile ilgili dikkat çekici bir görüntü sergilemiş durumda.

Türkiye’nin bir denge politikası uyguladığını, coğrafi konumu sebebiyle batı ile doğu arasında taraf seçmeye zorlansa bile taraf seçmemesi Türkiye açısından içeride oldukça olumlu karşılandı. Nitekim Cumhurbaşkanı sözcüsü Kalın, Türkiye’nin Rusya’ya yaptırımlar uygulamayacağını belirterek, “Güven kanalını açık tutmak istiyoruz. Ruslarla iletişim hatlarını açık tutmak istiyoruz. Ve tabii ki ekonomimizin etkilenmesini istemiyoruz” dediği açıklamasıyla denge politikasının hem içeride hem dışarıda Türkiye’nin ileriki dönemlerde karar verme aşamalarında oldukça olumlu sinyaller alınması yönünde.

Bugün Persfektif’ten Özgür Ünlühisarcıklı’nın kaleme aldığı yazı tamda bu durumu aktarıyor.Yazı şöyle başlıyor.

Türkiye, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali karşısında Ukrayna yanlısı olan ancak Rusya karşıtı olmayan bir politikayı incelikle uygulamayı başardı ve iki ülke arasında kolaylaştırıcılık yaparak diplomatik alandaki görünürlüğünü olumlu yönde artırdı. Öte yandan Türkiye, savaşın NATO ittifakında yarattığı seferberlik atmosferinden yararlanarak ve S-400 meselesi gibi prangalardan kurtularak önümüzdeki belirsizliklerle dolu döneme daha güçlü girebilir.

Rusya’nın uluslararası hukukta karşılığı olmayan ve bir bölümü uydurma gerekçelerle Ukrayna’yı işgali, çeşitli yönleriyle tartışılmaya devam ediyor. Uluslararası platformlarda en çok tartışılan konulardan birisi de Türkiye’nin uyguladığı söylenen denge politikası. Şahsen Türkiye’nin denge politikası uygulamadığını, Rusya’ya karşı hasmane olmayan ancak açıkça Ukrayna’yı destekleyen bir tutum izlediğini düşünüyorum ama konu tabii ki tartışmaya açık.

Türkiye’nin Yapmadıkları

Belki de en doğrusu Türkiye’nin yaptıklarını ve yapmadıklarını özetlemek. Önce Türkiye’nin yapmadıklarından başlayalım. Türkiye Rusya’nın Avrupa Konseyi’nde temsil haklarının askıya alınmasına dair yapılan oylamada çekimser kaldı. Osman Kavala’nın devam eden tutukluluğu nedeniyle Avrupa Konseyi’nde Türkiye’ye karşı ihlal sürecinin başlatılmasına ilişkin oylamada da Rusya Türkiye’nin lehine çekimser kalmıştı. Öte yandan yakın gelecekte Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nde temsil haklarının askıya alınması durumuyla karşı karşıya kalması olasılığı hiç de düşük değil. Bu durumları göz önünde bulundurunca Türkiye’nin Rusya ile ilgili oylamada çekimser kalması çok anlaşılmayacak bir durum değil.

Türkiye Rusya’ya karşı yaptırımlara katılmadı, katılması da beklenmiyordu. Bunun dört sebebi var. Öncelikle Türkiye ilke olarak Birleşmiş Milletler kararlarına dayanmayan yaptırımlara katılmıyor. İkincisi Türkiye’nin ticari ortaklarına uygulanan yaptırımlar, Türkiye katılsa da katılmasa da, Türkiye’yi de olumsuz etkiliyor. Bu çerçevede Rusya’ya uygulanan yaptırımlar Türk ekonomisini zaten çok olumsuz etkileyecek. Ancak Türkiye’nin Rusya’ya yaptırım uygulaması durumunda, Rusya’nın eli armut toplamaz ve Türkiye daha da büyük kayba uğrayabilir. Üçüncüsü Rusya’ya yaptırım uygulayan ülkeler bunu Türkiye ile istişare etmeden yaptı. Öncesinde Türkiye ile istişare edilmiş olsa, Türkiye’nin tavrının farklı olma ihtimali artardı. Dördüncü sebebe gelecek olursak, kendisi şu anda doğrudan ABD yaptırımlarına muhatap olan bir ülke olarak Türkiye’nin yaptırımların doğru bir dış politika aracı olduğunu savunması kolay değil.

Bunların dışında Türkiye’nin Rusya’dan satın almış olduğu S-400’leri Ukrayna’ya vermesi gibi ayağı yere basmayan fikirler havada uçuşsa da Türkiye bunları değerlendirmeye almadı.

Türkiye’nin Yaptıkları

Peki Türkiye neler yaptı? Türk devlet yetkilileri ve Dışişleri Bakanlığı, Rusya’nın Ukrayna topraklarını işgalini kabul edilemez bulduklarını açıkladılar. Türkiye, Birleşmiş Milletler’de yapılan Rusya’yı kınama oylamasında olumlu oy kullandı. Rusya’nın “savaş değil özel harekât” diye tanımladığı işgal hareketini savaş olarak kabul etti ve böylece Montrö Sözleşmesi’nin verdiği yetkiye dayanarak ve Ukrayna’nın talebi üzerine Boğazları savaş gemilerinin geçişine kapattı. Türkiye Ukrayna’ya SİHA teslimatına devam etti, eğer gerçekten tarafsız kalmak istese savaş bitene kadar iki tarafa da silah sevkiyatı yapmama kararı alabilir veya “üretim sürecindeki öngörülemeyen aksamalar nedeniyle” sevkiyatı geciktirebilirdi.

Yaptıklarına ve yapmadıklarına baktığımızda Türkiye’nin denge politikası gözetmediğini, ancak Ukrayna’ya desteği ve Rusya’ya yönelik tepkisinin dengeli ve ölçülü olduğunu söyleyebiliriz. İşin aslı kamuoyunun da beklentisi bu yöndeydi ve muhalefet partileri de bu politika karşısında sessiz kalarak destek vermiş oldular.

Türkiye bir yandan da Rusya ve Ukrayna arasında kolaylaştırıcılık rolüne soyundu, iki ülke arasındaki savaş başladığından beri ilk ve şu ana kadar tek doğrudan temas Antalya’da Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleşti. Ardından daha önce Beyaz Rusya’da gerçekleşen teknik heyetler arası görüşmeler de Türkiye’ye taşındı. Şu ana kadar Türkiye kolaylaştırıcılık dışında arabuluculuk rolü üstlenmiş değil, zira sadece masayı kuruyor ancak masaya kendi önerilerini koymuyor. Türkiye kolaylaştırıcılığın ötesinde arabuluculuk rolünü de üstlenir mi, bunu zaman gösterecek. Bana zor geliyor ancak gerçekleşirse önemli bir diplomatik kazanım olur. Türkiye’nin tutumu uluslararası medyada ve kanaat önderleri arasında ikircikli bulunsa ve eleştirilse de Batılı devletler nezdinde takdirle karşılanıyor, sanırım onlar Türkiye’nin yapmadıklarına değil yaptıklarına odaklanıyorlar.

Türkiye’nin önümüzdeki dönemde ne kadar manevra alanına sahip olacağını büyük ölçüde Rusya’nın alacağı kararlar belirleyecek. Eğer Türkiye’nin arzu ettiği gibi önce bir insani ateşkes, sonra geçici ateşkes ve öngörülebilir bir sürede ateşkes sağlanabilirse Türkiye diplomatik olarak başarı sağlamış olur ve savaştan doğan kayıplarını kısmen telafi edebilir. Diğer taraftan Rusya savaşın şiddetini yeniden artırıp Ukrayna’daki sivil altyapıya zarar vermeye devam ederse Türkiye üzerinde yaptırımlara katılma baskısı oluşabilir.

“Havadaki” Çelişkiler

Bütün bu tablonun içinde göze batan en önemli konu şüphesiz Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı, ancak kavram kargaşasını bir yana bırakacak olursak atıl tutuğu S-400 hava savunma sistemleri. Durum, neresinden bakarsak bakalım son derece çelişkili. Türkiye, ABD tarafından CAATSA yaptırımlarına tabi kılınmayı ve F-35 programından çıkartılmayı göze alarak S-400 sistemlerini satın aldı. Kamuoyuna açıklanan gerekçe, Türkiye’nin aslında ABD’den Patriot almak istediği, ABD’nin bu konuda ipe un serdiği, bu durumda Türkiye’nin uzun vadede kendi hava savunma sistemini geliştirmeyi veya NATO sistemleri almayı hedeflemekle birlikte hava savunma alanında acil ihtiyacını gidermek için S-400 alma yoluna gittiğiydi. Burada kilit ifade “acil ihtiyaçlar.” Şayet Türkiye’nin 2016 yılında bir hava savunma sistemine acil ihtiyacı olduğunu düşünüyorsak, yanı başımızda büyük bir savaşın yaşandığı üstelik nükleer güç kullanımının da ifade edildiği bir ortamda bir hava savunma sistemine 2016 yılı ile kıyas kabul etmeyecek kadar çok acil ihtiyacımız olduğunu varsaymak durumundayız. Öte yandan bir hava savunma sistemine bu kadar ihtiyacımız varken satın aldığımız S-400’leri atıl tutuyoruz ve S-400’ler yüzünden başka bir hava savunma sistemi de edinemiyoruz. Ayrıca F-35 programından çıkartıldığımız gibi, gerçekte hava savunmamızın belkemiği olan F-16 filomuzu da modernize edemiyoruz ve genişletemiyoruz. Durum sadece Türkiye açısından değil, ABD açısından da çelişkilerle dolu. ABD bir yandan bütün NATO üyelerine, ittifakın Rusya’ya karşı caydırıcılığını artıracak biçimde askeri güç artırımı çağrısı yaparken NATO’nun en büyük ikinci ordusuna sahip Türkiye’ye yaptırım uyguluyor, F-35 programından çıkartmakla yetinmeyip F-16 filosunu modernize etmesine ve genişletmesine de imkân tanımıyor.

Gelinen noktada bu iki çelişkinin ortadan kaldırılması, sadece Türkiye ve ABD için değil NATO için de aciliyet taşıyor. Rusya’nın Ukrayna topraklarını işgalinin yarattığı jeopolitik şok bu konuda diyaloğun başlaması için bir fırsat yaratsa da, şu anda Türkiye ve ABD farklı yaklaşımlarla olaya bakıyor. Türkiye, Rusya’nın Ukrayna topraklarını işgali sonrası kendi jeostratejik öneminin bir kere daha ortaya çıktığını düşünüyor ve ABD’nin politika değişikliğine gitmesini umuyor. ABD ise Rusya’nın Ukrayna topraklarını işgali sonrasında Türkiye’nin kendisine yönelik güvenlik tehditlerinin ve NATO’nun öneminin farkına varacağını düşünüyor ve Türkiye’nin S-400 konusunda geri adım atmasını bekliyor.

Öte yandan iki ülkenin de yaklaşımı doğruları barındırıyor. Savaş, Türkiye’nin hem önemini hem de güvenlik teminatına duyduğu ihtiyacı bir kez daha ortaya koydu. Bu veriler ışığında güven inşa etmeye yönelik bir süreci barındıran ve her iki ülkenin kaygılarını dikkate alan bir ara çözüm bulunması gerekiyor.

Benim bu konudaki önerim şu. ABD, Türkiye’nin acil ihtiyacını karşılamak üzere belli sayıda Patriot bataryasını belli bir süre için Türkiye’ye konuşlandırabilir. Türkiye de bunun karşılığında aynı süre için geçerli olmak üzere S-400 sistemlerini depoda tutabilir ve Rusya ile yapılmış olan anlaşmaya aykırı olmayacak bir yöntemle ABD denetimine açabilir. ABD, anlaşma sürecinde Türkiye’ye uyguladığı CAATSA yaptırımlarını askıya alabilir. Sürenin bitiminde anlaşma yenilenebilir ve hatta karşılıklı olarak güven inşa edilmiş ve siyasi koşullar oluşmuşsa Türkiye’nin bu Patriot bataryalarını veya yenilerini ABD’den satın alması ve F-35 programına yeniden kabul edilmesi gündeme gelebilir. Türkiye parasını vererek satın almış olduğu S-400’leri atıl tutmak karşılığında ABD’den Patriot’ları imtiyazlı koşullarda satın almayı bekleyecektir ki ABD’nin bu talebe olumlu yaklaşması beklenir. Öte yandan Türkiye’nin de S-400’lere sahip olmanın getirdiği yükü göz önünde bulundurması beklenir.

Türkiye, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali karşısında Ukrayna yanlısı olan ancak Rusya karşıtı olmayan bir politikayı incelikle uygulamayı başardı ve iki ülke arasında kolaylaştırıcılık yaparak diplomatik alandaki görünürlüğünü olumlu yönde artırdı. Savaşın bundan sonraki seyri, Türkiye’nin bu politikasının sürdürülebilirliği konusunda belirleyici olacak. Öte yandan Türkiye, savaşın NATO ittifakında yarattığı seferberlik atmosferinden yararlanarak ve S-400 meselesi gibi prangalardan kurtularak önümüzdeki belirsizliklerle dolu döneme daha güçlü girebilir.

Devamı…
Yorumunuz

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir