Analiz

Suriye’de ayrılıkçı taleplere hangi ülke nasıl yaklaşıyor?

Suriye’de son dönemde Şam yönetimi ile Kürt, Dürzi ve Alevi gibi azınlıklar arasındaki tansiyonun yükselmesi şiddetin artabileceği yönündeki endişeleri beraberinde getirdi.

Ülkenin kuzeydoğusunun büyük kısmını kontrol altında tutan Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile birlikte çeşitli azınlıklar “ademi merkeziyetçi” bir yönetim çağrısı yapıyor.

Suriye’de önde gelen Alevi kanaat önderlerinin “Orta ve Batı Suriye Siyasi Konseyi” (PCCWS) adlı bir oluşumu ilan etmeye hazırlandığı iddia ediliyor.

Dürzilerin önde gelen dini liderlerinden Şeyh Hikmet Hicri, 25 Ağustos’ta Suriye’nin güneyinde otonom bir Dürzi bölgesi kurulması çağrısı yaptı.

Aralık 2024’te Beşar Esad’ın devrilmesiyle başa gelen Ahmed Şara liderliğindeki geçici yönetimin, SDG kontrolündeki topraklara askeri operasyon düzenleyebileceği konuşuluyor.

Türkiye, İsrail, İran ve ABD gibi ülkelerin Suriye’de karşıt çıkarlarının olması ve farklı grupları desteklemeleri durumu daha da karmaşık hale getiriyor.

Peki bu ülkeler ayrılıkçı hareketlere nasıl bakıyor, artan gerilimde nasıl bir pozisyon alıyor?

‘Türkiye elinde en fazla kart olan aktör’

Türkiye’nin desteklediği muhalif gruplar geçtiğimiz yıllarda sınırdaki Afrin, Cerablus ve El Bab gibi bölgelerde kontrolü ele geçirdi.

Ankara, Şam’daki Suriye geçici hükümetine de güçlü bir destek veriyor.

Milli Savunma Bakanlığı (MSB) 28 Ağustos’ta yaptığı açıklamada “Türkiye, Suriye hükümetinin kendi birlik ve bütünlüğünü korumak için alacağı her türlü tedbire destek verecektir” dedi.

BBC Türkçe’nin sorularını yanıtlayan, İngiltere merkezli King’s College Üniversitesi’nden savunma uzmanı Dr. Robert Geist Pinfold da Ankara ve Şam arasındaki bağı şu sözlerle açıklıyor:

“Suriye hükümeti içerisinde bu kadar çok sayıda Türkçe bilen ya da Türkiye hükümeti ile bağları olan kişilerin olduğu başka bir dönem daha tarihte olmadı. Bu nedenle Türkiye Suriye’de şu anda elinde en fazla kart olan aktör.”

Suriye'de Temmuz 2025 itibariyle son durumu gösteren harita

SDG, 2018’de Suriye’nin kuzeydoğusunu fiili özerk bölge ilan etti.

Türkiye, bu bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurulmasını kabul etmeyeceğini her fırsatta dile getiriyor.

Türk yetkililer bu bağlamda SDG’nin omurgasını oluşturan Halk Koruma Birlikleri’ne (YPG) silah bırakma ve Şam’a entegre olma çağrısı yapıyor.

13 Ağustos’ta Ankara ve Şam arasında askeri mutabakat muhtırası imzaladı.

TRT Haber ve uluslararası haber ajansları, anlaşma kapsamında Türkiye’nin Şam yönetimine silah sistemleri, askeri ekipman ve lojistik destek ile askeri eğitim vereceğini bildirdi.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 26 Ağustos’ta “Yönünü Ankara’ya ve Şam’a dönenler kazanacak” dedi ve ekledi:

“Kıblesini şaşırıp kendilerine yeni yabancı patronlar arayanlar eninde sonunda kaybedecektir. Şunu da biliyoruz ki kılıç kınından çıkarsa kaleme ve kelama yer kalmaz.”

Esad döneminde Türkiye’nin son Şam büyükelçisi olan Ömer Önhon BBC Türkçe’ye, Ankara’dan gelen açıklamaları değerlendirirken şöyle diyor:

“Türkiye iç ve dış tehditlere karşı Şam yönetimine gerekli desteği vereceğini açıkladı. Bu şekilde bir açıklama bilfiil askeri destek dahil bütün olasılıkları kapsar.”

ABD’nin tavrı ne?

İngiltere merkezli risk danışmanlığı şirketi Sibylline’ın Ortadoğu ve Afrika Analisti Megan Sutcliffe, ABD’de Türkiye’nin Suriye’de “baskın bir rol” üstlenmesinin “memnuniyetle” karşılandığını düşünüyor:

“[ABD Başkanı] Donald Trump’ın Erdoğan ile nispeten sıcak bir ilişkisi var.

“Bu elbette Trump’ın, istikrarsızlık yönetiminde ABD’nin bölgede bulunması yerine müttefiklerinin doğrudan bir rol üstlenmesini isteyen eğilimlerini yansıtıyor.”

Ancak Suriye’deki Kürtler durumu karmaşıklaştırıyor.

SDG iç savaş sırasında özellikle IŞİD’e karşı yürütülen mücadelede ABD’nin en önemli müttefikiydi.

BBC Türkçe‘nin sorularını yanıtlayan Sutcliffe bu ilişkinin devam ettiğini söylüyor.

Fakat Şam’da yeni bir yönetimin başa gelmesiyle bu müttefikliğin Kürtlerin hangi taleplerini kapsayacağı henüz netleşmiş değil.

ABD’nin Türkiye Büyükelçisi ve Ortadoğu Özel Temsilcisi Tom Barrack Temmuz’da Washington’ın Suriye’deki Kürtlerin ayrı bir devlet kurmasını desteklemediğini söylemişti.

Bu da Washington’ın Şam yönetiminden yana tavır aldığı şeklinde yorumlanmıştı.

Ancak Washington Post gazetesi geçtiğimiz günlerde yayımlanan haberinde Barrack’ın Suriye’deki olası yönetim şekli ile ilgili şu sözlerini aktardı:

“Bir federasyon değil ama onun biraz altında, herkesin kendi bütünlüğünü, kendi kültürünü, kendi dilini korumasına izin veren ve İslamcılık tehdidi olmayan bir yapı.”

Tom Barrack’ın son açıklamaları nasıl yorumlanmalı?

Tom Barrack’ın ifadelerini Washington’dan Suriye’de merkeziyetçi olmayan bir yönetim sistemine destek olarak yorumlayanlar oldu.

Megan Sutcliffe de bu uzmanlardan.

Sutcliffe’e göre ademi merkeziyetçi bir yönetim olacaksa bile Washington’daki “temel anlayış” buna Suriye halkının karar vermesi gerektiği yönünde.

Buna örnek olarak ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tammy Bruce’un Temmuz ortasında sarf ettiği sözleri gösteriyor.

Bruce, “Şu an [Suriye’deki] önceliğimiz istikrar. Federalizme veya öz yönetime karşı değiliz, ancak kararı Suriyelilerin vermesi gerek” demişti.

BBC Türkçe‘nin sorularını yanıtlayan, İngiltere merkezli düşünce kuruluşu RUSI’den Prof. Dr. Serhat Erkmen’e göre ise Barrack’ın son açıklaması, ABD’deki kurumların Suriye’ye farklı yaklaşımlarından kaynaklanıyor.

“ABD Dışişleri Bakanlığı baştan itibaren Şam merkezli bir duruş sergilerken ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) PYD’ye verdiği desteği hiç kesmedi” diyor ve ekliyor:

“ABD Büyükelçisi Suriye’deki gelişmeleri ABD’deki tek bir kurumun anlayışı çerçevesinde yürütemeyeceğini ve diğer kurumları da dikkate alması gerektiğini gördü.”

Açıklamanın “ABD’nin Şara’ya desteğinin azaldığı” şeklinde yorumlanmaması gerektiğini belirten Erkmen, “Irak benzeri bir iktidar paylaşımı modeli tekrar gündeme geliyor” diyor ve bu durumun Türkiye’yi “tedirgin” edeceğini söylüyor.

Peki Şam yönetimi ile SDG arasında çatışmaların büyümesi ihtimalinde ABD’nin tavrı ne olur?

ABD’nin şimdiye kadar, Şam yönetimi ile bu yönetimin ülke içerisinde ve dışarısında çatıştığı aktörler arasında arabulucu görevi üstlendiğini hatırlatan Sutcliffe, bu pozisyonun devam edeceği görüşünde.

“[ABD Başkanı] Donald Trump, istikrarlı ve ekonomik olarak üretken bir Suriye istiyor ve Kürtlerle yaşanan gerginlikler bu konumu zayıflatırsa, Trump’ın bir tarafı açıkça desteklemek yerine, kendisini arabulucu olarak göstermeye çalıştığı bir durumla karşı karşıya kalacağımızı düşünüyorum” diyor.

‘İsrail ve İran’ın çıkarları ortak’

Uzmanlara göre, İsrail ve İran’ın Suriye’deki amaçları ise diğer ülkelerden farklı.

Pinfold, “İronik olan şu ki İran ve İsrail ortak çıkarlara ve hedeflere sahip. İkisi de Suriye hükümetini zayıf, Suriye’yi parçalanmış ve bölünmüş tutmak istiyorlar” diyor.

Pinfold bunun 7 Ekim 2023 saldırısından sonra İsrail’in geçirdiği “stratejik değişimden” kaynaklandığını söylüyor:

“İsrail Suriye’de Lübnan’da ve Gazze’de yaptıklarının aynısını yapıyor; güç boşlukları yaratıyor, bölünme yaratıyor, sahada kaos yaratıyor.”

İran’ın zayıf bir Suriye’yi ülkedeki pozisyonunu güçlendirmenin bir aracı olarak gördüğünü savunuyor:

“İran’ın Suriye’de geçmişte birlikte çalıştığı ağları, devlet dışı aktörleri ve militan grupları hâlâ mevcut. Dolayısıyla İran, [ülke içerisine] daha fazla yerleşmek için kaos ve zayıf bir merkezi hükümet istiyor.”

İsrail, Esad’ın devrilmesinin ardından Suriye’nin güvenlik tehdidi oluşturmasının önüne geçme gerekçesiyle ülkeye çeşitli askeri müdahalelerde bulundu.

Suriye’nin askeri hareketlerini izleme imkanı sunan Golan Tepeleri’ndeki silahlardan arındırılmış bölgede askeri karakollar kurdu, yerleşimlerini genişletme kararı aldı.

Süveyda vilayetindeki Bedeviler ve Dürziler arasındaki çatışmalara müdahil oldu, bölgeye güçlerini gönderen Suriye Savunma Bakanlığı’nın binasını vurdu.

Fakat Kürtler ve Alevilere yönelik tutumu konusunda uzmanların görüşü farklılaşıyor.

Büyükelçi Önhon, İsrail’in “Suriye’yi zayıf tutmak hatta mümkünse bölmek” istediğini, bu nedenle “Kürtleri, Dürzileri ve Alevileri kanadının altında tutup işine geldiği şekilde kullanmaya yönelik bir politika izlediğini” savunuyor.

Sutcliffe, İsrail’in sadece Dürzilerin değil, “zaman zaman ve daha az güçlü bir şekilde” Alevilerin de koruyucusu rolü üstlendiğine katılıyor.

Ancak Kürtlerle ortak çıkarlar ve ortak müttefik ABD nedeniyle “sıcak ilişkileri” olsa da bir çatışma durumunda Dürzilere ya da Alevilere verdiği desteği vermeyeceğini düşünüyor.

Pinfold da benzer bir görüşe sahip:

“İsrail, güneybatı Suriye’nin aksine, doğu Suriye’de herhangi bir nüfuz alanı alenen belirlemiş değil. Kürtleri desteklediklerini belirten açıklamalar yaptılar, ancak Kürtleri desteklemek adına hiçbir şey yapmadılar.”

Pinfold bu nedenle bir çatışma durumunda İsrail’in Dürzilere verdiği askeri desteği açıktan Kürt güçlerine vermeyeceğini düşünüyor.

Bölgedeki Arap ülkelerinin tavrı ne?

Prof. Dr. Erkmen Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır gibi bölgedeki diğer Arap ülkelerinin, Şam’da birleşik bir hükümet olmasından yana olduklarını söylüyor.

King’s College Üniversitesi’nden Dr. Pinfold da Körfez ülkelerinin Suriye’ye yatırım yaparak hem ekonomik anlamda “pozitif bir rol” oynadıklarını belirtiyor.

Körfez ülkelerinin SDG’nin silah bırakması veya bir Kürt devletinin kurulmasının engellenmesiyle ilgilenmediğini, bir an önce “Suriye’nin istikrarını ve yeniden inşasını istediklerini” söylüyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu