Makaleler

Roj Girasun yazdı: Başta Kürt meselesi olmak üzere her türlü olguyu daha konuşmadan kapatmak

Milliyetçilik, yeni devletlerin doğuşu ve imparatorlukların parçalanışına dünya siyasetinde etkili bir güç olmuştur. Kimi zaman özgürlüklerin sebebi kimi zaman ise saldırganlık ve yayılmacılık için bir bahane teşkil etmiştir. Günümüze kadar milliyetçilik, farklı dönemlerde farklı siyasal biçimler almıştır. Çeşitli zıtlıklar milliyetçilik adı altında yapılmış ve milliyetçilik bazen demokratik, özgürleştirici ve barışçıl, birleştirici bazen ise otoriter, baskıcı ve saldırgan ve ayrıştırıcı olmuştur. Yani kimi dönemlerde bir özgürlük hareketi olurken, kimi dönemlerde ise ayrıştırıcı ve ötekileştirici bir hal almıştır. Aynı isim adı altında farklı duygularla kullanılmış ve neticeleri farklı teşekkül etmiştir.

Sis perdesinin arkasındaki esas tehlike | Milliyetçilik yazısıyla Roj Giresun ”Hayret uyandıran 70’lerin marjinal sokak hareketleri, çoğunlukla sol, sosyalist gruplarla beraber anılır. Ancak o dönem sokakların bir şiddet sarmalına dönüşmesinde en çok payı olan hareketlerden bir tanesi Ülkü Ocakları ve MHP’ydi. MHP, yasal bir parti olmasına rağmen 80 öncesi infial yaratan birçok kan dondurucu şiddet olayıyla beraber anılıyordu.”diyerek dünden bugüne yaşanan tehlikeyi gözler önüne seriyor yazısında.

Yazının tamamı şöyle:

Türkiye siyasetinin 12 Eylül öncesi dönemini incelediğimizde marjinal sokak hareketlerinin meşru siyaset zeminini kuşatma altına aldığını görürüz. Özellikle günümüzün görece “konforlu” siyaset ortamından geçmişe baktığımızda 70’lerin bu şiddet dolu sokak hareketleri bir nebze hayret dahi uyandırabilir bünyelerimizde. Hayret uyandıran 70’lerin marjinal sokak hareketleri, çoğunlukla sol, sosyalist gruplarla beraber anılır. Ancak o dönem sokakların bir şiddet sarmalına dönüşmesinde en çok payı olan hareketlerden bir tanesi Ülkü Ocakları ve MHP’ydi. MHP, yasal bir parti olmasına rağmen 80 öncesi infial yaratan birçok kan dondurucu şiddet olayıyla beraber anılıyordu. Örneğin; geçmişte uzun bir süre gerçekleştirdiği terör eylemleri nedeniyle aranan Abdullah Çatlı’nın azmettiricisi olduğu Bahçelievler katliamını hatırlayalım.

“Bahçelievler’de işlenen bu cinayet Türkeş’in ‘Bahçelievler bizim için çok emniyetli bir yer haline getirilmelidir’ sözlerinden sonra meydana geldi. Bu konuşmadan sonra bizimkiler Bahçelievler’de bir araştırma yapmışlar ve TİP’lilerin kaldığı evi tespit etmişler.”

Bu satırlar Ülkü Ocakları ve MHP’de önemli görevlerde bulunan Ali Yurtaslan’ın 1980 senesinde yaptığı itiraflarda yer alıyor. 12 Eylül darbesinin hemen öncesinde gerçekleşiyor bu itiraflar ve hâlâ yayın hayatına devam eden Doğu Perinçek’in kurduğu Kaynak Yayınları tarafından da kitap haline getiriliyor. Ali Yurtaslan’ın bahsettiği, Bahçelievler katliamı olarak bilinen TİP üyesi yedi üniversite öğrencisinin Abdullah Çatlı önderliğindeki ülkücü militanlar tarafından öldürülmesidir. Bu karanlık ve kan dondurucu cinayetin ayrıntıları yıllar önce Soner Yalçın’ın “Reis” adlı kitabında anlatılmıştı.

“Saldırganlar beş solcu genci nasıl yok edeceklerini tartıştılar. Haluk Kırcı, ‘Ben iple boğarım’ dedi. Bu teklife arkadaşları bile şaşırdı: ‘Sahi yapabilir misin?’. Haluk Kırcı, ‘Denerim’ dedikten sonra içeri gidip telden yapılmış bir askı getirdi.”

Canavarca hislerle ve insanın tüylerini ürperten bir soğukkanlılıkla üniversite öğrencilerini boğmaya çalışan Haluk Kırcı, geçtiğimiz aylarda bir televizyon programına çıkarak yine aynı soğukkanlılıkla yaptıklarını neredeyse savunmuştu. Soner Yalçın’ın edebi üslupla anlattığı bu karanlık cinayeti okurken sarsılmamak mümkün değil. Ancak Ali Yurtaslan, itiraflarında bu sarsıcı olayı anlatırken daha çok olayın arkasındaki siyasi güce odaklanıyordu: MHP’ye…

MHP yasal bir partiydi. Ancak dönemin demokratik kitle örgütleri tarafından sıklıkla terör eylemleriyle anılıyordu. Özellikle 1977 ile 1980 arasında demokratik kitle örgütleri “terör örgütü” olarak faaliyet gösterdikleri düşüncesiyle Ülkü Ocakları’nın ve ona arka çıkan MHP’nin kapatılması için yürüyüşler ve gösteriler düzenliyorlardı. Bu dönemlerde MHP ve Ülkü Ocakları; Maraş ve Çorum gibi kitlesel katliamlarla anıldığı gibi Savcı Doğan Öz, gazeteci Abdi İpekçi cinayetleriyle de anılıyordu. Tam da bu gibi hadiseler yüzünden MHP ve Ülkü Ocakları uzun yıllar Türkiye toplumu için marjinal bir hareket olarak kaldı. Savcı ve öğretim görevlisi öldüren ya da kitlesel katliamlara karışan bir siyasi hareketin toplumun gözündeki siyasi meşruluğu pekâlâ tartışmalı olacaktı.

1990’lar itibariyle yeni bir MHP doğdu. Eski MHP, 12 Eylül askeri yönetimi tarafından terör eylemlerinin düzenleyicisi olarak mahkûm edilmişti. Özellikle Türkeş’in ölümünün ardından Devlet Bahçeli ile özdeşleşen yeni MHP; marjinal sokak eylemlerinden uzaklaşıp kitle siyasetini öne çıkarmasıyla yeni bir imaj çizme çabasına girdi. Bu çaba büyük oranda MHP’yi merkez sağda yer alan bir aktör olma arayışına soktu. MHP, çok yakın zamana kadar da bu imajını sürdürmeye devam etti. 2002’de Meclis dışında kalmasının ardından bir süre parti içi buhranlar yaşasa da 2007 seçimleriyle beraber önemli muhalefet öznelerinden bir tanesi oldu. Türkiye’deki popüler milliyetçi söylem MHP’nin siyasi kimliği ile özdeşleşti. Ancak yine de MHP’nin yazının başında anlatılan toplumu terörize eden geçmişi kolay kolay unutulmadı. Hatta Erdoğan başbakan olduğu dönemde Bahçeli ile yaşadığı siyasi polemiklerde MHP’nin “karanlık” geçmişine vurgu yapıyordu.

15 Temmuz’un ardından AK Parti, MHP ile bir ittifak gerçekleştirdi. Bu ittifak halen sürüyor. Erdoğan ve Bahçeli birçok kere karşı karşıya gelse de 15 Temmuz’un ardından iki lider ortak bir siyasi aklın taşıyıcısı oldular. Bu siyasi akıl, AK Parti’nin kuruluş doktriniyle hiç bağdaşmıyordu ve tam da bu yüzden AK Parti, MHP ile özdeşleşen siyasi argümanların taşıyıcısı haline gelmeye başladı. Bu ortak akıl; 12 Eylül darbesinden beri Türkiye siyasetinin çeşitli akımlarına sızan Türk milliyetçiliğidir. Her siyasi meseleyi Türk milliyetçiliğinin “kırmızı” çizgileriyle kapatan bu siyasi akıl, başta Kürt meselesi olmak üzere her türlü olguyu daha konuşmadan kapatmak ve dışlamak eğilimini güdüyor. 12 Eylül öncesinde MHP’nin önemli ideologlarından olan Agah Oktay Güner’in, darbe sonrasında söylediği “biz içerdeyiz ama fikirlerimiz iktidarda” sözü meşhurdur. MHP’nin yarattığı milliyetçi söylem ve Kenan Evren’in yarattığı milliyetçi tonları öne çıkan yeni Kemalizm söylemleri, bugün AK Parti ile MHP arasındaki ittifaka da rengini veren bir ortak akıl yarattı. Daha da önemlisi, İslami gelenekten gelen ve Türkiye’yi demokratikleştirmek adına “kırmızı” çizgilerle oynamaktan çekinmeyen AK Parti de ortak akla içerilmiş oldu.

AK Parti ile MHP’nin yarattığı ortak siyasi aklın en önemli sonuçlarından bir tanesi, MHP’nin marjinal sokak eylemleriyle anılan tarihinin kamuoyunda temize çekilmesi oldu. MHP, 2000’lerden sonraki kitleselleşmesine rağmen hala bir merkez parti gibi hareket edemiyordu ki MHP’nin bugün de bir merkez parti gibi hareket ettiği söylenemez. Ancak MHP’nin şiddet içeren ve infial yaratan eylemleri hızla toplum nezdinde unutulmuş durumda. Üstelik şunun da altı çizilmeli, bu unutkanlık MHP’nin şiddet eylemleriyle iç içe geçen tarihinin üstüne kapatmasından kaynaklanmıyor aksine olanları meşrulaştırıyor. Böylece siyasetçileri, gazetecileri tehdit eden ve bu eylemlerini de meşru gören bir MHP ortaya çıkıyor. 90’lı yıllarda merkezde görünme isteği sebebiyle karanlık isimlerle yan yana görünmemeye çalışan ve sokak eylemlerinden kaçınan MHP’nin bugün böylesine bir kaygı duymadan siyasetin merkezine konumlanması geçmişle yüzleşme çabasından ileri gelmiyor. Bu büyük oranda AK Parti’nin iktidar gücüne ve kitlesel oy desteğine sırtını dayayarak meşrulaşmasından kaynaklanıyor. Daha korkutucu olan ise MHP bu şekilde bir merkez parti olan AK Parti’yi de kendi ideolojik harmanında dönüştürüyor. Üstelik tüm bunlara bir de MHP’den kopan İYİ Parti ve Zafer Partisi gibi siyasi öznelerin seküler kamuoyunu da ideolojik etkisi altına almasını da eklemeliyiz.

Türkiye’deki seküler muhalefet, karşıtlığını bitmek bilmeyen bir İslami hareket “tehdidinde” arar. Tam da bu sebeple hükümet eleştirilerinin kahir ekseriyetinin milliyetçi yörüngeye girmesinde değil de İslamcı kodlarında aranması büyük bir hakikatin ıskalanmasına sebebiyet veriyor. Birazcık tarihe bakıldığında bile seküler aydınlara ve kamuoyuna yönelik yapılan şiddet dolu eylemlerin arkasında milliyetçi hareket görülür. Buna rağmen muhafazakârlık eleştirilerindeki cömertliği milliyetçilik için görmüyoruz. Zafer Partisi lideri Özdağ’a yapılan “Erdoğan ve Bahçeli’yi hedef almıyor” eleştirisinin benzeri milliyetçilik ile karşı karşıya gelmekten ürkerek muhafazakârlığa yönelen muhalefet için de yapılabilir. Muhalefetin solunda yer alan gruplar, İYİ Parti gibi MHP’den ayrışmış gruplar ile daha bütünleşik bir görüntü verirken, DEVA-Gelecek eleştirileri üzerinden görünür olması bunun bir tezahürü. Ve muhalefetin gözlerinin önüne çekilmiş muhafazakârlık sisi, gelecekteki daha büyük bir tehlikenin görünmesinin önünü tıkıyor. Türkiye siyasetini bekleyen tehlike; meşru siyaset zeminini esir alacak milliyetçi ve ırkçı söylemdir.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu