AnalizMakaleler

1970’lerden Bugüne Kürtler: Geçici İttifaklar, Kalıcı Yalnızlık

1970’lerden itibaren Kürtlerin siyasi ve toplumsal talepleri, bölgesel ve küresel güç dengelerinin arasında sıkıştı. Soğuk Savaş’ın sert kutuplaşması, Orta Doğu’daki rejimlerin güvenlikçi refleksleri ve büyük güçlerin çıkar odaklı politikaları, Kürtlerin çoğu zaman “geçici müttefik” ya da “pazarlık unsuru” olarak görülmesine yol açtı.

1970’lerden itibaren Kürt meselesi, yalnızca bir kimlik ya da azınlık sorunu değil; Orta Doğu’nun güç dengeleri, devlet inşası süreçleri ve küresel siyasetin çıkar hesaplarıyla iç içe geçmiş çok katmanlı bir mesele olarak şekillendi. Kürtler, farklı dönemlerde farklı aktörler tarafından desteklendi; ancak bu desteklerin büyük bölümü kalıcı siyasal kazanımlara dönüşmeden geri çekildi. Ortaya çıkan tablo, “geçici ittifaklar, kalıcı yalnızlık” olarak özetlenebilecek bir tarihsel döngüye işaret ediyor.

1970’lerde Irak’ta Kürtlerle merkezi yönetim arasında özerklik tartışmaları gündeme geldi. Ancak bu vaatler, kısa sürede askeri yöntemlerle bastırıldı. Devletin merkezileşme ısrarı ile Kürtlerin özyönetim talepleri arasındaki gerilim, sonraki on yılların çatışmalı zeminini hazırladı. Uluslararası aktörler ise bu süreçte Kürtleri zaman zaman desteklese de, bölgesel dengeler değiştiğinde geri adım attı.

1979 Devrimi, İran’daki birçok toplumsal kesim gibi Kürtler için de başlangıçta umut yarattı. Ancak devrim sonrası kurulan yeni sistem, merkezileşmeyi ve ideolojik birliği önceledi. Kürt bölgelerinde siyasal talepler sert güvenlik politikalarıyla karşılandı. Bu durum, Kürtlerin devrim sürecinde oynadıkları role rağmen dışlandıkları hissini güçlendirdi.

Türkiye’de Kürt meselesi, uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak güvenlik ekseninde ele alındı. Kültürel kimliğin kamusal alanda görünürlüğü sınırlandırıldı; siyasal talepler çoğu zaman tehdit olarak değerlendirildi. 1990’lardan itibaren yaşanan yoğun çatışma ortamı, hem Kürt toplumunda hem de ülke genelinde derin toplumsal yaralar açtı. 2000’li yıllarda atılan reform adımları ise tarihsel birikimi telafi etmekte sınırlı kaldı.

Suriye’de Kürtler, uzun süre vatandaşlık haklarından dahi yoksun bırakıldı. Dil, kültür ve siyasal temsil alanlarında sistematik kısıtlamalar uygulandı. Kürtler, devletin merkezî Arap milliyetçiliği anlayışı içinde görünmez kılındı. Bu baskı, açık çatışmadan ziyade “sessiz dışlama” biçiminde sürdü.

Kürtlerin kaderini belirleyen bir diğer unsur, küresel güçlerin tutumuydu. Kürtler; bölgesel savaşlar, sınır krizleri ve terörle mücadele süreçlerinde “sahadaki etkili ortak” olarak görüldü. Ancak bu iş birlikleri çoğunlukla askeri ve kısa vadeli hedeflere odaklandı. Siyasal statü, hukuki güvence ve kalıcı haklar söz konusu olduğunda aynı kararlılık gösterilmedi. Bu durum, Kürtler açısından derin bir güvensizlik yarattı.

Dört ülkede farklı deneyimler yaşansa da Kürtlerin ortak hafızasında benzer bir duygu oluştu: Kritik anlarda desteklenmek, ardından kaderiyle baş başa bırakılmak. Bu durum, yalnızca dış aktörlerle değil, bölge devletleriyle kurulan ilişkilerde de tekrarlandı. Her yeni kriz, Kürtler için hem bir fırsat hem de yeni bir hayal kırıklığı riski anlamına geldi.

1970’lerden bugüne Kürt meselesinin temel sorunu, taleplerin güvenlikçi ve geçici çözümlerle yönetilmesi oldu. Sorun, askeri ve taktik yaklaşımlarla kontrol altına alınmaya çalışıldı; siyasal ve hukuki boyutlar ise ertelendi. Bu erteleme, çatışmayı dondurmak yerine kronikleştirdi.

Kürtlerin “ortada bırakıldığı” hikâye, tekil ihanet ya da başarısızlıkların değil; bölgesel devlet politikaları ile küresel çıkar siyasetinin kesişiminde ortaya çıkan yapısal bir sorunun ürünü. Kalıcı barış ve istikrar, Kürtleri geçici müttefikler ya da güvenlik başlığı altında değil; eşit haklara sahip siyasal özne olarak gören kapsayıcı bir yaklaşım olmadan mümkün görünmüyor. Bu tarihsel deneyim, Orta Doğu’da sürdürülebilir çözüm arayışları için güçlü bir uyarı niteliği taşıyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu